Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

7 Aralık 2012 Cuma

ADI İNCİ...


 

Bir şehri şehir yapan nedir? Sadece coğrafi konumu, güzellikleri (ya da çirkinlikleri), tarihi, binaları, insanları mı? Peki o tarihi, o güzellikleri oluşturan şey nedir? Bir şehir, mimari özelliklerinin yanı sıra, o mimari görünümün içinde saklanan hikayelerin, anıların, yaşam hikayelerinin, yaşanmışlıkların bir bileşkesi değil midir? O güzellikleri, anıları ve yaşanmışlıkları bir mimari bütün olarak ele alacak olursak, bir parçayı yerinden oynattığınızda, ya da kopardığınızda tablo eksik kalmaz mı? Tıpkı, bir parçası bile eksik olduğunda 'tamam' sayılmayan bir yapboz gibi 'yarım' kalmaz mı?

Şimdilerde İstanbul da eksik kalmış bir yapboza benzetilmeye çalışılıyor. Üstelik bir değil, birkaç parçası, hem de çok parçası eksik bırakılan bir yapboz.

Kasıtlı olarak yok edilen parçalara bir yenisi daha ekleniyor bugün. İstanbul'un, Beyoğlu'nun simgelerinden biri olan İnci pastanesi zabıta tarafından tahliye edilmeye çalışılıyor. İstanbul'u İstanbul yapan bütün güzel değerler bir bir yok ediliyor. Şehir, kimliğinden koparılıyor, üzerine başka bir giysi giydiriliyor. Emek Sineması, İnci Pastanesi, Beyoğlu Sineması, Taksim meydanı derken Beyoğlu'nu Beyoğlu yapan her şey tarumar ediliyor. Avrupa'nın belli başlı şehirlerinde, yüz yıllık, iki yüz yıllık pastaneler, sinema ve tiyatro salonları olduğu gibi muhafaza edilirken bizde nedense bir kıyım harekatı başlatılmış durumda. Bu kıyıma göz yuman birilerine (!) göre 'eski' olan ya değersiz ve çirkin bulunduğu için 'yeni'lenmeye veya toptan silinmeye çalışılıyor; ya da 'yenileme' maskesi altında korkunç bir rant dönüyor?! (Cevabı bilmeyen yoktur sanırım!) İstanbul, bir AVM'ler ve gökdelenler şehrine dönüştürülüyor; bir de bu şahıslar ağızlarından "değerlere saygı", "geçmişimize saygı", "ecdadımıza saygı" gibi lafları düşürmüyorlar mı, asıl ironi de burada!

 
    


 

2 Aralık 2012 Pazar

24 Eylül 2012 Pazartesi

BU ŞEHİR





Ücra bir kasabayı alacakaranlıkta keşfe çıkmış gibiyim...
Bir sokak arası densizliği üzerimde...
Önüme kim çıksa, bin tekme atacak çocuk gücündeyim.
Evden eve gerilmiş iplerde asılı renk renk çamaşırlara takılıp kalıyor çoğunlukla bir karış havada uçarken aklım.
Sesimi kargalar yiyor sabahın kör vaktinde.
Bu şehri terk etmek ne zor! Git git bitmiyor sevdası, karası, yarası...
Peşinden geliyor sen nereye gidersen git sokağı caddesi denizi, serserisi delisi...

17 Eylül 2012 Pazartesi

ÇOCUKLUK


 
 

Al çocukluğunu odanın duvarına yapıştır. Hep orada dursun.
 
Bakakal ona, sabahları uyandığında; sana seni hatırlatsın.
 
Her göz göze geldiğinde sana küçük sırlar fısıldasın.
 
Geçmişinin seni hiç unutmayacağını ve hep peşinden koşacağını anlatsın.
 
Bir zamanlar saf ve temiz ve bir gün hiç solmayacakmış gibi taze olduğunu anımsatsın.
 
Çocukluğunu duvara yapıştır, hiç sökme; orada öylece yıllarca kalsın...

 

28 Ağustos 2012 Salı

BİR EVLİLİK ÜZERİNE ATAERKİL ÇEŞİTLEMELER

 
 

Meltem Cumbul evlenmiş, kendinden on dört yaş genç biriyle. Bunu duyduğunda “Ne güzel! Mutlu olurlar inşallah!” diyenlerin sayısı, “Aa! Kadın erkekten o kadar büyük olur mu canım? Kesin uzun sürmez o evlilik!” diyenlerden daha az ne  yazık ki! Bunu anlamanız için bir istatistik uzmanı olmanıza gerek yok, az biraz yakın çevrenizdekilerin görüşlerine kulak kabartırsanız, medyada çıkan haberlere şöyle bir göz gezdirirseniz, üşenmeyip bir de bu haberlerin altına yazılan ‘okuyucu yorumları’na bakıverirseniz durumun ciddiyetini fark edersiniz. Benim kafama takılan asıl mesele, evlenenin kim ya da kimler olduğu değil; 60'lık, 70'lik adamların 20'lik kızlarla evlenince sorun olmaması, buna karşılık bir kadın kendinden 10 küsur yaş genç bir adamla evlendi diye kıyamet koparılması.
İnsan -bakın kadın ya da erkek demiyorum, İNSAN! - kendi özgür iradesiyle bir karar verip biriyle evlenebilir, ya da evlenmeyebilir; bu ister aşk evliliği olur ister mantık, kimseyi ilgilendirmez, ilgilendirmemeli! Bir başkasının ilişkisi bizi bağlamaz, bağlamamalı!
Aslına bakarsanız toplumdaki bunca infial, erkek egemen bakış açısının yüzyıllardır içselleştirilmesinden ileri gelmektedir, ki o da gündelik hayatta kendini şöyle gösterir: erkek alır, erkek satar, erkek beğenir, erkek ister; kadın alınan, satılan, beğenilen, istenilen olmak zorundadır! Kadın genelgeçer toplum değerlerini sarsıcı bir eylemde bulunduğunda- misal genç bir erkekle evlenmek; özgür bir cinsel hayat yaşamak; evlenmemek; çocuk sahibi olmak istememek; evliyken başka biriyle beraber olmak vs....- bir anda cadı kazanları kaynamaya başlar! (Şu ironiye bakınız ki, "cadı kazanı" tabirinde bile 'kadın'dır söz konusu fitne fesat aracı olan! Oysa ki kazanlar daha çok erkekler tarafından kaynatılır, 'cadı'lıkla itham edilen kadınlar tarafından değil! Bu satırları yazmamıza sebep olan söz konusu ünlü kadın oyuncunun kayınpederi örneğinde de açık ve net görüldüğü üzre!) Yukarıda sıralanan tüm bu eylemler, ataerkil düzende, erkeğe 'hak' kadına ise 'cıs'tır; kadın yaptı mı 'felaket', 'rezalet', 'skandal' , erkek yaptığında ise 'normal', 'biyolojik dürtü', 'elinin kiri' tanımlamaları gelir birbirinin ardı sıra. Bu gibi durumlarda hemcinslerine öfke kusan kadınların dili de, ataerkil bakış açısının yansımasından başka bir şey değildir zaten.
O halde, en azından biz kadınlar, hemcinslerimize sahip çıkalım, birbirimizi yüzyılların erkek egemen diliyle yargılamaktan kaçınalım. İki insanın, aralarındaki yaş farkı her ne olursa olsun, birlikte bir yaşam kurma arzusuna saygı duyalım. Hele ki, en başta da belirttiğim gibi, kızı hatta torunu yaşındaki genç kızlarla birlikte olan ya da evlenen geçkin yaştaki erkeklere sıkça rastladığımız bir dünyada, bırakalım da güçlü bir kadın, aslında toplumu hiç de tehdit etmeyen ilişkisini doya doya yaşasın. Bu ilişkideki iki kişinin arasındaki yaş farkı da bizi hiç mi hiç ilgilendirmesin! Biz önce ‘yaşı yaşına uygun’ olduğu halde neden birçok çiftin ilişkisinin ite kaka sürdüğünü, hatta evliliklerin çoğunda çiftlerin birbirini boğazlama noktasına geldiğini düşünelim de, ondan sonra yaş farkının önemli olup olmadığını tartışırız.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

BİR AN


 
Kapıyı büyük bir gürültüyle kapatıp koşmaya başladı….

Ardına hiç bakmadı…

Biliyordu ki, bir an dönüp baksa, yıllardır özlemini kurduğu ve günlerdir hazırlandığı şu an yok olup gidecek…

Bir saniye dursa, dönüp ardına baksa, içine girmiş olduğu andan çıkacak ve her şeyden vazgeçip, geri dönmemecesine kaçıp gitmeye hazırlandığı o karar anına geri dönecek…

Biliyordu ki, dönüp arkasına baksa, kaçmak istediği hayatına geri dönecek …

İçindeki ses “dön bak arkana”,  “dön hadi”, “geri dön” diyordu ona durmaksızın...

Ama o durmadı...

Ve bakmadı…

Ve dönmedi…

Biliyordu ki, her şeyden vazgeçilebilir, her şey bir gün bitebilir, her şey yeniden başlayabilir…

Bir hayat yok edilebilir, bir hayat sıfırdan inşa edilebilir…

Biliyordu… Her şey bir andı, bir anlıktı…

Karar vermek bir an, kararı uygulamak bir an, vazgeçmek bir an, gitmek bir an, geri dönmek bir an…

Küçücük bir ‘büyük an’dı her şeyi silip atan; bir şeyi yeni, bir şeyi eski yapan… Bir andı, sadece bir an…

Kafasını çevirip evinin kapısına baksa, adımlarını durdurup onu vazgeçirecek olan şeyi görecekti orada: Koskocaman ve küçücük bir an!..

 

 

21 Temmuz 2012 Cumartesi

SÖYLEŞİ


Göz Müptelası üzerine ilk söyleşi


Göz Müptelası, dokunsanız uçacak, hem buralı hem çok yerden öyküler. Bunları nasıl bir araya getirdiniz (yazma serüveniniz)?
Göz Müptelası’nda yer alan öykülerden bazıları benim ilk göz ağrılarım. Bunca yıl bir köşede bekletip, kimselere göstermediğim, pamuklara sarıp sarmalayıp dünyaya açılacakları gün için hazırladığım öykülerim. İçlerinden sadece biri daha önce okurlarla bir öykü seçkisinde buluşmuştu; okuyanlar bilir; bilmeyenler ise tahmin haklarını kullansın. Geri kalan öykülerin hiçbiri gün yüzü görmedi Göz Müptelası’nın yayınlandığı ana kadar. Bu ilk kitap, bir anlamda benim bugüne kadarki yazma serüvenimin de bir özeti gibi. Yakın durduğum üslupların, biriktirdiğim sözlerin ve sevdiğim ifade biçimlerinin bir bileşkesi de diyebiliriz. Aslında geç kalmış bir ilk kitap; belki çok daha önce okurlarıyla buluşması gerekirken nadasa bıraktığım, sokağa kolay kolay salamadığım, benden kopup gitmelerini kabullenemediğim için benle beraber büyüttüğüm, yıllar geçtikçe olgunlaşan, hatta kimi değişimler geçiren öykülerden oluşan bir kitap. Her bir öykünün yazımı yaşamımın farklı bir dönemine denk geldiği için bir yanıyla retrospektif bile sayılabilir; yazılmış ilk öyküm de, yayınlanmış ilk öyküm de, yazılmış en son öyküm de bir arada çünkü Göz Müptelası’nda. Arada başka öyküler, ya da öykü dışında başka denemeler olmadı mı diye soracak olursanız, elbette ilk ve son öyküm arasında yazmış olduğum daha bir dolu öykü var. Onların da okurla buluşacağı gün gelecek elbette. Ancak sizin de belirttiğiniz gibi, daha uçucu öyküleri yan yana getirmek istedik burada. Yazılmış olup da sırasını bekleyen diğer öykülerden daha farklı bir yerde duruyordu çünkü ilk kitap için seçtiğimiz öyküler.
Hem buralı, hem de dünyalı olmaları konusundaki tespitinize gelince, insanın kendi yazdıklarını, bir üçüncü göz gibi değerlendirmeye kalkışması kolay iş değil, ne olursa olsun öznellik giriyor devreye, özbenlik giriyor, kimlik giriyor. O yüzden bu konuda yorum yapmamın pek de doğru olacağını sanmıyorum.

Tiyatro, yazarlık, çeviri ve televizyon. Bütün bunları tek bir kalem ve zihinle yapmak nasıl bir varoluş sizce?
Çocukluğumdan beri hep yazı yazdım ve tiyatronun içinde oldum. Yazı ve tiyatro, hayatımın en önemli parçaları olageldi. Aldığım dil eğitiminin ve edebiyat sevgimin buluşmasıyla da çeviri girdi yaşamıma, üniversiteden itibaren. Bu disiplinlerin zaten birbirlerinden çok ayrı, çok farklı olduklarını düşünmüyorum. Tiyatroyla ya da tiyatroda var olan biri için yazı, pek de uzak bir ülke değildir; dikkat ederseniz, çoğu tiyatro insanı, şu ya da bu şekilde yazıyla iç içedir; farklı türlerde de olsa kalem oynatmaktadır. Tiyatro, öncelikle yazılı bir alandır zaten, bir edebi türdür. Amatör ya da profesyonel olarak tiyatroyla uğraşan bir kişinin, edebiyattan kopuk olması düşünülemez. Belki bilfiil yazı yazmıyordur ancak ifade yeteneği ister istemez gelişkindir. Dolayısıyla, tüm bu alanlarda tek bir zihinle ve tek bir kalemle ürün vermenin çok da şaşırtıcı bir durum olduğunu düşünmüyorum.
Televizyonda da işin mutfağında çalıştım hep, yapımcı, editör ya da metin yazarı olarak. Sektöre ilk adım atışım da zaten bir kültür sanat programıyla olmuştu ve neredeyse gönüllü yapacak kadar çok seviyordum işimi. Daha sonraki televizyon deneyimlerimde de sanatla, edebiyatla ya da en azından müzikle iç içe oldum. Haber, spor ya da siyaset programında çalışmadım örneğin hiç. Ancak zamanla, içimdeki oyuncu ortaya çıktı ve sahnede ya da kamera önünde olmam gerekirken kamera arkasında olmama içerlemeye başladı. Çok şey öğrendim, çok güzel anlar, anılar ve dostluklar biriktirdim televizyonculuk yıllarımda ama oyuncu egom nihayetinde öyle bir ağırlığını hissettirdi ki bundan sonra kamera arkasında kalmaya devam edersem mutsuz olacağımı anladım. O süreçte de, aynı zihin ve aynı kalemle hareket ediyordum, hiçbir zaman yazar ya da oyuncu yanımı rafa kaldırmamıştım. Kendimi hiçbir zaman sadece bir televizyon programı yapımcısı olarak hissetmedim, hissedemedim.

Öykülerinizde çok rafine bir dil var. Elbette eğitimleriniz ve varoluşunuzdan damlıyor bu dil. Romanda, şiirde sanki daha çok yer ve fırsat varken öykü, bize hiç hareket alanı bırakmıyor nedense. Ve buna rağmen çok hafife alınıyor bu tür...
 Öykü çok daha öznel bir alan. Yalnız yazar için değil okuyucu için de. Romanda geniş geniş ifade etme, olay örgüsünün peşinden sürüklenme imkânı, dolayısıyla dediğiniz gibi hareket alanı daha fazlayken, öykü bizi kısıtlı bir alanda hapsediyor; ancak bu kısıtlı olma hali kimileri için dezavantaj iken kimileri için avantaj olabiliyor. Öykü yazmayı tercih edenlerin bu hali bir avantaj olarak gördükleri aşikâr. Romanın sınırsızlığı aslında yazara sınırlılık getirirken, öykünün sınırlılığı sınırsızlık getiriyor. Demek istediğim, sınırsız bir özgürlük alanındansa sınırlı bir özgürlük alanı zihni ve asıl önemlisi imgelemi daha da özgür kılabiliyor. Hafife alınmasına gelince, yalnız ülkemizde değil tüm dünyada öykü, roman kadar ilgi görmüyor. Belki de öykünün okuyucuyu zorlayan bir tür olmasından kaynaklıdır bu durum. Öykü, okuyucusundan fazlasıyla katılım bekler, konsantrasyon ister, öykünün beklentisi yüksektir; roman gibi bir başlangıcı ve sonu olmayabilir öykünün; okuyucuyu belirli bir zaman dilimine kilitleyebilir; hatta tek bir anda dondurabilir zamanı. O tek bir anda ifade edilmesi gereken ne varsa, imgeler, sesler, kokular, yüzler, renkler, hepsini birkaç sayfada aktarabilir. Hani bazen, küçücük bir an, koskoca bir hayat gibi gelir ya bize, işte öykü de, o küçücük anları anlatır; hayatınızda  aslında çok büyük anlamlar içeren o küçük anlar ne kadar çoksa (ya da siz o anların ne kadar farkında oluyorsanız)  öyküye o kadar meyilli bir okursunuz demektir. Bu bağlamda, öykünün, romandan daha çok çaba gerektiren, daha çok özen ve nezaket isteyen bir tür olduğunu düşünüyorum.
Bazıları niyeyse öyküyü romandan önce geçilmesi gereken bir dönem, romana giden yolda bir basamak olarak görür; oysa ben, öykünün, başlı başına bir dünya olduğunu ve bir yazarın öyküyle başlayıp yaşamının sonuna kadar öykü yazabileceğini savunuyorum. Göçüp gitmiş ya da halen yaşamakta olan birçok öykücüyle de bu noktada hemfikir olduğumu biliyorum. Tomris Uyar, öyküde bir “aydınlanma ânı” olduğundan söz eder. Kanımca, bizi öykü yazmaya sürükleyen şey de o ‘aydınlanma ânı’ zaten. Roman için daha uzun bir hazırlık süreci gerekirken, öykü için o ‘aydınlanma ânı’nı beklemek gerekiyor. Klasik müzikten yardım alarak bir benzetme yapacak olursam, benim için roman senfoni, öykü konçerto, şiir ise sonattır. Hiçbiri, bir diğerinden daha az değerli ya da değersiz değildir.

Öyküleriniz uzun bir dönemin eseri ve sanırım sık yazan bir yazar değilsiniz, ama okurlarınız için yeniden okunacak kitaplar yazdınız ve yazacaksınız. Edebiyatta ilkesel olarak nasıl bir duruş olmalı sizce?
 Yazı ne zaman kapıma geldiyse ben onu o zaman içeri aldım. Masa başına oturup saatlerce beklemedim onu hiç; kendimi zorlamadım. Kalemimin, kağıdın üzerinde boş boş gezindiği de oldu, karşı konulmaz bir gücün etkisinde koştura koştura yazdığı da. (Büyük olasılıkla kalem ve kağıt imgeleri, yazma eylemini bilgisayar klavyesiyle sınırlandıran bir nesil için fazlasıyla uzak gelecektir.) Kimi zaman, gecenin bir vakti, tam başımı yastığa koyduğum sırada beni dürtükleyip elime küçük not defterimi tutuşturdu; kimi zaman derin bir uykudan uyandırıp bilgisayar başına oturttu. Utanması sıkılması yoktur yazının; kendini kabul ettirmesini, sözünü dinletmesini bilir.   Ancak belki de ben onu zorla göreve çağırmadığım, uykusundan uyandırmadığım için dizginler daha çok onun elinde; onun keyfine göre işliyor zaman. O ne zaman isterse o zaman bir araya geliyoruz. İşte bu yüzden sözünü ettiğiniz sonuç ortaya çıkıyor; sık yazmıyorum diyemesem de düzenli bir şekilde yazmadığımı itiraf edebilirim. Bu da, yazıyla aramızda belli bir anlaşma olmamasından kaynaklanıyor; o canı istediğinde ziyarete geliyor, ben de onu kabul ediyorum. Bazen çok uzun bir süre misafir kalıyor bende ve ben işte o süreçlerde deli gibi üretiyorum, bazen de bir göz kırpması kadar kısa bir süreliğine uğrayıp kaçıyor. Kısacası bana emrivaki yaptığı zamanlarda ben onun emrine amade oluyorum. Arayı uzattığı dönemler olsa da, yazının asla beni terk etmeyeceğini biliyorum, dolayısıyla evet, yeni öyküler, yeni kitaplar da gelecektir elbette. Ama ne zaman, bunu size söyleyemem çünkü ben bile bilmiyorum!
Edebiyatta ilkesel olarak nasıl bir duruş olmalı sorunuza ise şöyle bir yanıt verebilirim, bana kalırsa edebiyat zorlamayla, ısmarlamayla, okuyucu profili ya da piyasa düşünülerek hayata geçirilecek bir olgu değil; edebiyat, yatağını kendi belirleyen ve istediği yöne özgürce akan bir nehir; nehrin yatağını değiştirmeye, onu yönlendirmeye çalışırsanız, güzelliğinden ve özgünlüğünden çok şey kaybeder. Günümüzde ‘edebiyat’ adı altında maalesef sadece piyasa koşulları, genel eğilimler ve moda deyimle ‘trendler’ hesaplanarak üretilen eserlerle çok sık karşılaşıyoruz. Bence bir yazar, hiçbir kişi, hiçbir akım, hiçbir kitle gözetmeksizin, kaleminden döküldüğü gibi yazmalı. “Şurasını şöyle yazarsam daha çok okunur...”, “Burasını böyle yazarsam daha çok satar” dediği anda, orada edebiyattan söz etmenin anlamı kalmamıştır artık. Yazarın asıl arayışı, okurun ruhuna ulaşmak, yüreğine dokunmak, belleğine sızabilmek olmalı. Okuru tek bir kişi bile olsa. Düşünün ki, değil internet, değil televizyon, telefonun bile henüz icat edilmediği, hatta elektriğin var olmadığı yüzyıllarda yaratılan eserleri bugün ‘başyapıt’ olarak kabul ediyoruz; bu da demek oluyor ki, ancak her türlü ticari kaygıdan uzak olduğu zaman edebiyat yüksek bir düzeye ulaşabilir.

Göz Müptelası ile birlikte bir şiir kitabı daha geldi, biliyoruz. Ondan söz eder misiniz?
 Bir önceki sorunuza verdiğim yanıtta da belirttiğim gibi, yazı ne zaman kapıma geldiyse onu içeri davet ettim. Yazı kimi zaman öykü biçiminde ziyaret etti beni kimi zaman şiir biçiminde. Ne zaman geleceğini öngöremediğim gibi nasıl ve hangi kılıkta geleceğini de bilemedim çoğunlukla. Uzunca bir süre, yazı sadece şiir biçiminde yokladı beni, bu şiirler o dönemin ürünü. Daha sonraları, nedendir bilmiyorum, şiir kılığında karşıma çıkmaktan sıkılmış olacak ki öyküye dönüşüp çaldı kapımı sık sık. Sanırım şiirden öykü, öyküden şiir devşirmemi de sevdi ve bana oyunlar oynadı zaman zaman. Tam “tamam artık, bir daha şiir yazdırmaz bana” dediğim bir anda, yine sürpriz yapıp şiir biçimine bürünmüş bir halde çıktı karşıma. Ben yazıyı her haliyle kabul ettim; hiçbir kılığını bir diğerinden az - ya da fazla – sevmedim. Ama insan, bir şeyleri kategorize etmekten ve benzer ögeleri bir arada toplamaktan hoşlanan bir varlık, bu yüzden de öyküler öykü sepetine, şiirler şiir sepetine atılıyor ve öykü ayrı bir tür, şiir ayrı bir tür olarak kabul ediliyor. Oysa benim için, şiirle öykü kardeşten de öte.

Tiyatro ve diğer ilgi-meslek alanlarınızda eserler bırakmayı düşünüyor musunuz?
 Tiyatro benim hayatımda hiç eksik olmadı; ‘az’ olduğu dönemler oldu ama ‘eksik’ hiç olmadı. Belki de tiyatrocu bir ailenin içine doğmuş olmaktan kaynaklı bir içgüdüsel çekimdir benimki. Tiyatro ve edebiyatı birbirinden ayırmam mümkün değil. Tek fark, yazı, demin de sözünü ettiğim gibi ne zaman uğrayacağı belli olmayan bir esin iken, tiyatro uğruna savaş verilmesi gereken bir sevgili gibi. Edebiyat, siz onu istemeseniz de yakanızı bırakmıyor; oysa ki tiyatro ancak siz onu deli gibi istediğinizde, onun için mücadele ettiğinizde ve peşinden koştuğunuzda size yakınlık gösteriyor. İtiraf etmeliyim ki bu zor sevgiliye uzunca bir süre ilgi göster(e)medim, o da benden yüz çevirdi. Şimdilerde onu delicesine özlüyorum ve tekrar kalbini kazanmak için ne gerekirse yapmaya hazırım. Tiyatrodan uzak geçirdiğim yılları yarım nefes aldığım yıllar olarak kabul ediyorum. Nefesimi tam alabilmem için tiyatroya dönmem şart.
Çeviriden söz edecek olursak, çeviri asla tiyatro gibi bir sevda olmadı benim için, ancak yapmaktan her zaman zevk duydum; bunun da yine edebiyatla, yazıyla, dolayısıyla kelimelerle olan ilişkimden kaynaklandığını düşünüyorum. Bir başka yazarın kendi dilinde yazdıklarını dilimize aktarırken de edebiyat tadı aldığımı inkâr edemem. Bu noktada değişen sadece roller; yazarlık gömleğim üzerimdeyken, yaratıcı ben oluyorum, çevirmenlik gömleğim üzerimdeyken ise bir başka yaratıcının yaratısını ileten, dönüştüren kişi oluyorum. Edebiyat seçilmiş bir iş değil –iş demek de tuhaf geliyor ya!- bir esin, bir sunu, bir vahiy; oysa ki çeviri, saatlerinizi harcamanız gereken, hareket alanı, çevireceğiniz metinle sınırlı olan bir iş. Yeri gelmişken şunu da belirtmek isterim, çeviri müthiş bir beyin gücü, konsantrasyon ve adanmışlık gerektiriyor ve maalesef ülkemizde bunun karşılığı yok; çevirmenler büyük emekler harcayıp çevirdikleri ürünlerden ne yazık ki son derece düşük ücretler alıyorlar. Çevirinin, yaşamını sürdürebilmek için seçilmiş bir iş olduğu gerçeğini göz önüne alacak olursak, edebiyattakinin aksine, maddi kazanç beklentisinin daha yüksek olmasını yadırgamamamız gerekmektedir.
Sonuç olarak, tiyatro ve edebiyat vazgeçilmezlerim; çeviri ise zaman zaman el attığım bir alan sadece. Hayatımın geri kalanında tiyatroda daha çok var olmayı, yazının da beni daha sık ziyaret etmesini diliyorum. Çeviriyi bıraktım anlamına gelmesin bu; aklıma yatan, dilimize aktarmaktan keyif alacağım bir metin olursa yine çevirmenlik gömleğimi zevkle giyerim üstüme. Aslında uzun zamandır, bir tiyatro oyunu çevirme fikri dolanıyor kafamda. Başka bir hayalim ise, kendi çevirdiğim bir oyunda rol almak. Gerçekleşir mi gerçekleşmez mi bilemiyorum ama düşüncesi bile heyecanlandırıyor beni.