Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

8 Ocak 2013 Salı

PARİS, ÖĞLEDEN SONRA

 
 Yıl 1999... Paris...
2000'e birkaç ay kala Eiffel Kulesi geriye gün sayıyor...
İsa'ya 62 gün, İsa'ya 61 gün, İsa'ya 60 gün... Koskoca bir insanlığın miladını belirleyen İsa, ışıklı imzasını atıyor baş harfiyle Eiffel Kulesi'nin üzerine... Gören Türkler şaşırıyor, Fransızca bilmez bakışlar soruyor: "Eksi 61'i anladık da, J harfi de neyin nesi?" Jesus Christ Superstar müzikalinden bir rol kişisi olmak istiyorum onlara gülümseyerek cevap verirken.
 
1'lerin hükmü kalkacak, 2'lerin saltanatı başlayacak diye bütün bu tantana. Herkes bir milenyum telaşında. Oysa değişecek olan itibarî bir sayı sadece. Saint-Germain Des Prés Bulvarı'nda yürüyorum. Paris soğuğu kemiklerime işliyor; üşüyerek seviyorum Paris'i... Severek üşüyorum Paris'te... Café Les Deux Magots karşılıyor beni tüm sıcağını sunarak kucağında. Asilzade duruşlu karizmatik garson çapkın bir gülümseyişle "Her zamankinden değil mi?" diye soruyor. Ne kadar da Humphrey Bogart! "Evet" der gibi başımı sallıyorum bir film karesinde olduğumu hayal ederek. Ve ben ne kadar da Ingrid Bergman'ım!
 
Yayılıyorum her zamanki masama... Kağıtlarım, kalemlerim, kelimelerim saçılıyor etrafa...  Yere düşen kelimelerden birini alıp veriyor yan masadaki komik şapkalı yaşlı kadın. Çok İngiliz bir gülücük var dudağının kenarında. Bakıyor elindeki kırık kelimeye, "Hangi dilde bu?" diye soruyor sahici bir merakla. "Türkçe" diye cevap veriyorum İngilizce. Sütlü çay fincanını kaldırıp "Şerefe!" diyor sessizce. Sütsüz çayım geliyor dünyanın en Fransız tepsisinde. Bir zamanlar çay istediğimde beni İngiliz sanıp "Sütlü mü, sütsüz mü?" diye soran kont kılıklı garson, epeydir aşina çayı sek içen bu İstanbullu kıza. Bir şeyler karalamaya başlıyorum en sevdiğim sarışın sayfalara. Arada bir başımı kaldırıp bakıyorum önümden geçen şemsiyeli zamana. Paris'in gözyaşları akıyor sokaklara. Öbür yanımdaki masaya bir adam oturuyor. Göz göze (mi) geliyoruz...gülümsüyor... ('gülümsemek' bu yazının jokeri). Yerleşiyor tanıdık bir itinayla sandalyesine. Çıkarıyor kağıtlarını, kalemlerini, renklerini...bir küçük kahve söylüyor en koyusundan... kahverengi kokuyor dört bir yan... Boş beyazına kağıtların, küçük kediler çiziyor en güzelinden... renkli, kareli, puanlı, çizgili, kibirli kediler...
 
Bir kedi düşüyor yere, pembe... Gözleri boş, kuyruğu yarım, bıyığı eksik... Eğilip alıyorum yerden, gözlerim dolu, kuyruğum yok, saçlarım kesik... Çok tanıdık bakışlı adama veriyorum kediyi... Pespembe olmuş ellerim...
 
Yıl 2005... İstanbul... Yaza birkaç ay kala İstanbul göğü taşıyor bardaktan... René Magritte'in kadehinden bulut içiyor komik şapkalı yaşlı bir adam Beyoğlu'nun Kaktüs'ünde... Les Deux Magots yeşili her taraf... "Her zamankinden mi?" diye soruyor karizmatik duruşlu çapkın garson asil bir gülümseyişle... Arada bir dönüp bakıyorum camdan akıp giden sokağa... Türk kahvesi geliyor İstanbul'un en Fransız tepsisinde... Tam yudumluyorum ki sek kahvemi, ayağımın üstüne mor bir kedi düşüyor... "Affedersiniz, benden düştü!" diyor bir adam sahici bir telaşla... Yerden aldığı çizgili kediyi okuduğu kitabın içine sokuşturuyor... Kitabın kapağına bakıyorum...kapkara bir kedi bana göz kırpıyor... Üzerinde, 'Selçuk Demirel; Kağıttan Kediler' yazıyor...
 
(Bir Paris öğleden sonrasında, Café Les Deux Magots'da, kağıtlara kedi desenleri çiziktiren kişi Selçuk Demirel miydi, yere düşen kedi onun kağıttan kedilerinden biri miydi bilmiyorum... Kedileri tutkuyla çizen Selçuk Demirel'e saygıyla...)
http://www.selcuk-demirel.com/bookDraw.php?lang=0&opt=1#

7 Aralık 2012 Cuma

ADI İNCİ...


 

Bir şehri şehir yapan nedir? Sadece coğrafi konumu, güzellikleri (ya da çirkinlikleri), tarihi, binaları, insanları mı? Peki o tarihi, o güzellikleri oluşturan şey nedir? Bir şehir, mimari özelliklerinin yanı sıra, o mimari görünümün içinde saklanan hikayelerin, anıların, yaşam hikayelerinin, yaşanmışlıkların bir bileşkesi değil midir? O güzellikleri, anıları ve yaşanmışlıkları bir mimari bütün olarak ele alacak olursak, bir parçayı yerinden oynattığınızda, ya da kopardığınızda tablo eksik kalmaz mı? Tıpkı, bir parçası bile eksik olduğunda 'tamam' sayılmayan bir yapboz gibi 'yarım' kalmaz mı?

Şimdilerde İstanbul da eksik kalmış bir yapboza benzetilmeye çalışılıyor. Üstelik bir değil, birkaç parçası, hem de çok parçası eksik bırakılan bir yapboz.

Kasıtlı olarak yok edilen parçalara bir yenisi daha ekleniyor bugün. İstanbul'un, Beyoğlu'nun simgelerinden biri olan İnci pastanesi zabıta tarafından tahliye edilmeye çalışılıyor. İstanbul'u İstanbul yapan bütün güzel değerler bir bir yok ediliyor. Şehir, kimliğinden koparılıyor, üzerine başka bir giysi giydiriliyor. Emek Sineması, İnci Pastanesi, Beyoğlu Sineması, Taksim meydanı derken Beyoğlu'nu Beyoğlu yapan her şey tarumar ediliyor. Avrupa'nın belli başlı şehirlerinde, yüz yıllık, iki yüz yıllık pastaneler, sinema ve tiyatro salonları olduğu gibi muhafaza edilirken bizde nedense bir kıyım harekatı başlatılmış durumda. Bu kıyıma göz yuman birilerine (!) göre 'eski' olan ya değersiz ve çirkin bulunduğu için 'yeni'lenmeye veya toptan silinmeye çalışılıyor; ya da 'yenileme' maskesi altında korkunç bir rant dönüyor?! (Cevabı bilmeyen yoktur sanırım!) İstanbul, bir AVM'ler ve gökdelenler şehrine dönüştürülüyor; bir de bu şahıslar ağızlarından "değerlere saygı", "geçmişimize saygı", "ecdadımıza saygı" gibi lafları düşürmüyorlar mı, asıl ironi de burada!

 
    


 

2 Aralık 2012 Pazar

24 Eylül 2012 Pazartesi

BU ŞEHİR





Ücra bir kasabayı alacakaranlıkta keşfe çıkmış gibiyim...
Bir sokak arası densizliği üzerimde...
Önüme kim çıksa, bin tekme atacak çocuk gücündeyim.
Evden eve gerilmiş iplerde asılı renk renk çamaşırlara takılıp kalıyor çoğunlukla bir karış havada uçarken aklım.
Sesimi kargalar yiyor sabahın kör vaktinde.
Bu şehri terk etmek ne zor! Git git bitmiyor sevdası, karası, yarası...
Peşinden geliyor sen nereye gidersen git sokağı caddesi denizi, serserisi delisi...

17 Eylül 2012 Pazartesi

ÇOCUKLUK


 
 

Al çocukluğunu odanın duvarına yapıştır. Hep orada dursun.
 
Bakakal ona, sabahları uyandığında; sana seni hatırlatsın.
 
Her göz göze geldiğinde sana küçük sırlar fısıldasın.
 
Geçmişinin seni hiç unutmayacağını ve hep peşinden koşacağını anlatsın.
 
Bir zamanlar saf ve temiz ve bir gün hiç solmayacakmış gibi taze olduğunu anımsatsın.
 
Çocukluğunu duvara yapıştır, hiç sökme; orada öylece yıllarca kalsın...

 

28 Ağustos 2012 Salı

BİR EVLİLİK ÜZERİNE ATAERKİL ÇEŞİTLEMELER

 
 

Meltem Cumbul evlenmiş, kendinden on dört yaş genç biriyle. Bunu duyduğunda “Ne güzel! Mutlu olurlar inşallah!” diyenlerin sayısı, “Aa! Kadın erkekten o kadar büyük olur mu canım? Kesin uzun sürmez o evlilik!” diyenlerden daha az ne  yazık ki! Bunu anlamanız için bir istatistik uzmanı olmanıza gerek yok, az biraz yakın çevrenizdekilerin görüşlerine kulak kabartırsanız, medyada çıkan haberlere şöyle bir göz gezdirirseniz, üşenmeyip bir de bu haberlerin altına yazılan ‘okuyucu yorumları’na bakıverirseniz durumun ciddiyetini fark edersiniz. Benim kafama takılan asıl mesele, evlenenin kim ya da kimler olduğu değil; 60'lık, 70'lik adamların 20'lik kızlarla evlenince sorun olmaması, buna karşılık bir kadın kendinden 10 küsur yaş genç bir adamla evlendi diye kıyamet koparılması.
İnsan -bakın kadın ya da erkek demiyorum, İNSAN! - kendi özgür iradesiyle bir karar verip biriyle evlenebilir, ya da evlenmeyebilir; bu ister aşk evliliği olur ister mantık, kimseyi ilgilendirmez, ilgilendirmemeli! Bir başkasının ilişkisi bizi bağlamaz, bağlamamalı!
Aslına bakarsanız toplumdaki bunca infial, erkek egemen bakış açısının yüzyıllardır içselleştirilmesinden ileri gelmektedir, ki o da gündelik hayatta kendini şöyle gösterir: erkek alır, erkek satar, erkek beğenir, erkek ister; kadın alınan, satılan, beğenilen, istenilen olmak zorundadır! Kadın genelgeçer toplum değerlerini sarsıcı bir eylemde bulunduğunda- misal genç bir erkekle evlenmek; özgür bir cinsel hayat yaşamak; evlenmemek; çocuk sahibi olmak istememek; evliyken başka biriyle beraber olmak vs....- bir anda cadı kazanları kaynamaya başlar! (Şu ironiye bakınız ki, "cadı kazanı" tabirinde bile 'kadın'dır söz konusu fitne fesat aracı olan! Oysa ki kazanlar daha çok erkekler tarafından kaynatılır, 'cadı'lıkla itham edilen kadınlar tarafından değil! Bu satırları yazmamıza sebep olan söz konusu ünlü kadın oyuncunun kayınpederi örneğinde de açık ve net görüldüğü üzre!) Yukarıda sıralanan tüm bu eylemler, ataerkil düzende, erkeğe 'hak' kadına ise 'cıs'tır; kadın yaptı mı 'felaket', 'rezalet', 'skandal' , erkek yaptığında ise 'normal', 'biyolojik dürtü', 'elinin kiri' tanımlamaları gelir birbirinin ardı sıra. Bu gibi durumlarda hemcinslerine öfke kusan kadınların dili de, ataerkil bakış açısının yansımasından başka bir şey değildir zaten.
O halde, en azından biz kadınlar, hemcinslerimize sahip çıkalım, birbirimizi yüzyılların erkek egemen diliyle yargılamaktan kaçınalım. İki insanın, aralarındaki yaş farkı her ne olursa olsun, birlikte bir yaşam kurma arzusuna saygı duyalım. Hele ki, en başta da belirttiğim gibi, kızı hatta torunu yaşındaki genç kızlarla birlikte olan ya da evlenen geçkin yaştaki erkeklere sıkça rastladığımız bir dünyada, bırakalım da güçlü bir kadın, aslında toplumu hiç de tehdit etmeyen ilişkisini doya doya yaşasın. Bu ilişkideki iki kişinin arasındaki yaş farkı da bizi hiç mi hiç ilgilendirmesin! Biz önce ‘yaşı yaşına uygun’ olduğu halde neden birçok çiftin ilişkisinin ite kaka sürdüğünü, hatta evliliklerin çoğunda çiftlerin birbirini boğazlama noktasına geldiğini düşünelim de, ondan sonra yaş farkının önemli olup olmadığını tartışırız.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

BİR AN


 
Kapıyı büyük bir gürültüyle kapatıp koşmaya başladı….

Ardına hiç bakmadı…

Biliyordu ki, bir an dönüp baksa, yıllardır özlemini kurduğu ve günlerdir hazırlandığı şu an yok olup gidecek…

Bir saniye dursa, dönüp ardına baksa, içine girmiş olduğu andan çıkacak ve her şeyden vazgeçip, geri dönmemecesine kaçıp gitmeye hazırlandığı o karar anına geri dönecek…

Biliyordu ki, dönüp arkasına baksa, kaçmak istediği hayatına geri dönecek …

İçindeki ses “dön bak arkana”,  “dön hadi”, “geri dön” diyordu ona durmaksızın...

Ama o durmadı...

Ve bakmadı…

Ve dönmedi…

Biliyordu ki, her şeyden vazgeçilebilir, her şey bir gün bitebilir, her şey yeniden başlayabilir…

Bir hayat yok edilebilir, bir hayat sıfırdan inşa edilebilir…

Biliyordu… Her şey bir andı, bir anlıktı…

Karar vermek bir an, kararı uygulamak bir an, vazgeçmek bir an, gitmek bir an, geri dönmek bir an…

Küçücük bir ‘büyük an’dı her şeyi silip atan; bir şeyi yeni, bir şeyi eski yapan… Bir andı, sadece bir an…

Kafasını çevirip evinin kapısına baksa, adımlarını durdurup onu vazgeçirecek olan şeyi görecekti orada: Koskocaman ve küçücük bir an!..