Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

21 Temmuz 2012 Cumartesi

SÖYLEŞİ


Göz Müptelası üzerine ilk söyleşi


Göz Müptelası, dokunsanız uçacak, hem buralı hem çok yerden öyküler. Bunları nasıl bir araya getirdiniz (yazma serüveniniz)?
Göz Müptelası’nda yer alan öykülerden bazıları benim ilk göz ağrılarım. Bunca yıl bir köşede bekletip, kimselere göstermediğim, pamuklara sarıp sarmalayıp dünyaya açılacakları gün için hazırladığım öykülerim. İçlerinden sadece biri daha önce okurlarla bir öykü seçkisinde buluşmuştu; okuyanlar bilir; bilmeyenler ise tahmin haklarını kullansın. Geri kalan öykülerin hiçbiri gün yüzü görmedi Göz Müptelası’nın yayınlandığı ana kadar. Bu ilk kitap, bir anlamda benim bugüne kadarki yazma serüvenimin de bir özeti gibi. Yakın durduğum üslupların, biriktirdiğim sözlerin ve sevdiğim ifade biçimlerinin bir bileşkesi de diyebiliriz. Aslında geç kalmış bir ilk kitap; belki çok daha önce okurlarıyla buluşması gerekirken nadasa bıraktığım, sokağa kolay kolay salamadığım, benden kopup gitmelerini kabullenemediğim için benle beraber büyüttüğüm, yıllar geçtikçe olgunlaşan, hatta kimi değişimler geçiren öykülerden oluşan bir kitap. Her bir öykünün yazımı yaşamımın farklı bir dönemine denk geldiği için bir yanıyla retrospektif bile sayılabilir; yazılmış ilk öyküm de, yayınlanmış ilk öyküm de, yazılmış en son öyküm de bir arada çünkü Göz Müptelası’nda. Arada başka öyküler, ya da öykü dışında başka denemeler olmadı mı diye soracak olursanız, elbette ilk ve son öyküm arasında yazmış olduğum daha bir dolu öykü var. Onların da okurla buluşacağı gün gelecek elbette. Ancak sizin de belirttiğiniz gibi, daha uçucu öyküleri yan yana getirmek istedik burada. Yazılmış olup da sırasını bekleyen diğer öykülerden daha farklı bir yerde duruyordu çünkü ilk kitap için seçtiğimiz öyküler.
Hem buralı, hem de dünyalı olmaları konusundaki tespitinize gelince, insanın kendi yazdıklarını, bir üçüncü göz gibi değerlendirmeye kalkışması kolay iş değil, ne olursa olsun öznellik giriyor devreye, özbenlik giriyor, kimlik giriyor. O yüzden bu konuda yorum yapmamın pek de doğru olacağını sanmıyorum.

Tiyatro, yazarlık, çeviri ve televizyon. Bütün bunları tek bir kalem ve zihinle yapmak nasıl bir varoluş sizce?
Çocukluğumdan beri hep yazı yazdım ve tiyatronun içinde oldum. Yazı ve tiyatro, hayatımın en önemli parçaları olageldi. Aldığım dil eğitiminin ve edebiyat sevgimin buluşmasıyla da çeviri girdi yaşamıma, üniversiteden itibaren. Bu disiplinlerin zaten birbirlerinden çok ayrı, çok farklı olduklarını düşünmüyorum. Tiyatroyla ya da tiyatroda var olan biri için yazı, pek de uzak bir ülke değildir; dikkat ederseniz, çoğu tiyatro insanı, şu ya da bu şekilde yazıyla iç içedir; farklı türlerde de olsa kalem oynatmaktadır. Tiyatro, öncelikle yazılı bir alandır zaten, bir edebi türdür. Amatör ya da profesyonel olarak tiyatroyla uğraşan bir kişinin, edebiyattan kopuk olması düşünülemez. Belki bilfiil yazı yazmıyordur ancak ifade yeteneği ister istemez gelişkindir. Dolayısıyla, tüm bu alanlarda tek bir zihinle ve tek bir kalemle ürün vermenin çok da şaşırtıcı bir durum olduğunu düşünmüyorum.
Televizyonda da işin mutfağında çalıştım hep, yapımcı, editör ya da metin yazarı olarak. Sektöre ilk adım atışım da zaten bir kültür sanat programıyla olmuştu ve neredeyse gönüllü yapacak kadar çok seviyordum işimi. Daha sonraki televizyon deneyimlerimde de sanatla, edebiyatla ya da en azından müzikle iç içe oldum. Haber, spor ya da siyaset programında çalışmadım örneğin hiç. Ancak zamanla, içimdeki oyuncu ortaya çıktı ve sahnede ya da kamera önünde olmam gerekirken kamera arkasında olmama içerlemeye başladı. Çok şey öğrendim, çok güzel anlar, anılar ve dostluklar biriktirdim televizyonculuk yıllarımda ama oyuncu egom nihayetinde öyle bir ağırlığını hissettirdi ki bundan sonra kamera arkasında kalmaya devam edersem mutsuz olacağımı anladım. O süreçte de, aynı zihin ve aynı kalemle hareket ediyordum, hiçbir zaman yazar ya da oyuncu yanımı rafa kaldırmamıştım. Kendimi hiçbir zaman sadece bir televizyon programı yapımcısı olarak hissetmedim, hissedemedim.

Öykülerinizde çok rafine bir dil var. Elbette eğitimleriniz ve varoluşunuzdan damlıyor bu dil. Romanda, şiirde sanki daha çok yer ve fırsat varken öykü, bize hiç hareket alanı bırakmıyor nedense. Ve buna rağmen çok hafife alınıyor bu tür...
 Öykü çok daha öznel bir alan. Yalnız yazar için değil okuyucu için de. Romanda geniş geniş ifade etme, olay örgüsünün peşinden sürüklenme imkânı, dolayısıyla dediğiniz gibi hareket alanı daha fazlayken, öykü bizi kısıtlı bir alanda hapsediyor; ancak bu kısıtlı olma hali kimileri için dezavantaj iken kimileri için avantaj olabiliyor. Öykü yazmayı tercih edenlerin bu hali bir avantaj olarak gördükleri aşikâr. Romanın sınırsızlığı aslında yazara sınırlılık getirirken, öykünün sınırlılığı sınırsızlık getiriyor. Demek istediğim, sınırsız bir özgürlük alanındansa sınırlı bir özgürlük alanı zihni ve asıl önemlisi imgelemi daha da özgür kılabiliyor. Hafife alınmasına gelince, yalnız ülkemizde değil tüm dünyada öykü, roman kadar ilgi görmüyor. Belki de öykünün okuyucuyu zorlayan bir tür olmasından kaynaklıdır bu durum. Öykü, okuyucusundan fazlasıyla katılım bekler, konsantrasyon ister, öykünün beklentisi yüksektir; roman gibi bir başlangıcı ve sonu olmayabilir öykünün; okuyucuyu belirli bir zaman dilimine kilitleyebilir; hatta tek bir anda dondurabilir zamanı. O tek bir anda ifade edilmesi gereken ne varsa, imgeler, sesler, kokular, yüzler, renkler, hepsini birkaç sayfada aktarabilir. Hani bazen, küçücük bir an, koskoca bir hayat gibi gelir ya bize, işte öykü de, o küçücük anları anlatır; hayatınızda  aslında çok büyük anlamlar içeren o küçük anlar ne kadar çoksa (ya da siz o anların ne kadar farkında oluyorsanız)  öyküye o kadar meyilli bir okursunuz demektir. Bu bağlamda, öykünün, romandan daha çok çaba gerektiren, daha çok özen ve nezaket isteyen bir tür olduğunu düşünüyorum.
Bazıları niyeyse öyküyü romandan önce geçilmesi gereken bir dönem, romana giden yolda bir basamak olarak görür; oysa ben, öykünün, başlı başına bir dünya olduğunu ve bir yazarın öyküyle başlayıp yaşamının sonuna kadar öykü yazabileceğini savunuyorum. Göçüp gitmiş ya da halen yaşamakta olan birçok öykücüyle de bu noktada hemfikir olduğumu biliyorum. Tomris Uyar, öyküde bir “aydınlanma ânı” olduğundan söz eder. Kanımca, bizi öykü yazmaya sürükleyen şey de o ‘aydınlanma ânı’ zaten. Roman için daha uzun bir hazırlık süreci gerekirken, öykü için o ‘aydınlanma ânı’nı beklemek gerekiyor. Klasik müzikten yardım alarak bir benzetme yapacak olursam, benim için roman senfoni, öykü konçerto, şiir ise sonattır. Hiçbiri, bir diğerinden daha az değerli ya da değersiz değildir.

Öyküleriniz uzun bir dönemin eseri ve sanırım sık yazan bir yazar değilsiniz, ama okurlarınız için yeniden okunacak kitaplar yazdınız ve yazacaksınız. Edebiyatta ilkesel olarak nasıl bir duruş olmalı sizce?
 Yazı ne zaman kapıma geldiyse ben onu o zaman içeri aldım. Masa başına oturup saatlerce beklemedim onu hiç; kendimi zorlamadım. Kalemimin, kağıdın üzerinde boş boş gezindiği de oldu, karşı konulmaz bir gücün etkisinde koştura koştura yazdığı da. (Büyük olasılıkla kalem ve kağıt imgeleri, yazma eylemini bilgisayar klavyesiyle sınırlandıran bir nesil için fazlasıyla uzak gelecektir.) Kimi zaman, gecenin bir vakti, tam başımı yastığa koyduğum sırada beni dürtükleyip elime küçük not defterimi tutuşturdu; kimi zaman derin bir uykudan uyandırıp bilgisayar başına oturttu. Utanması sıkılması yoktur yazının; kendini kabul ettirmesini, sözünü dinletmesini bilir.   Ancak belki de ben onu zorla göreve çağırmadığım, uykusundan uyandırmadığım için dizginler daha çok onun elinde; onun keyfine göre işliyor zaman. O ne zaman isterse o zaman bir araya geliyoruz. İşte bu yüzden sözünü ettiğiniz sonuç ortaya çıkıyor; sık yazmıyorum diyemesem de düzenli bir şekilde yazmadığımı itiraf edebilirim. Bu da, yazıyla aramızda belli bir anlaşma olmamasından kaynaklanıyor; o canı istediğinde ziyarete geliyor, ben de onu kabul ediyorum. Bazen çok uzun bir süre misafir kalıyor bende ve ben işte o süreçlerde deli gibi üretiyorum, bazen de bir göz kırpması kadar kısa bir süreliğine uğrayıp kaçıyor. Kısacası bana emrivaki yaptığı zamanlarda ben onun emrine amade oluyorum. Arayı uzattığı dönemler olsa da, yazının asla beni terk etmeyeceğini biliyorum, dolayısıyla evet, yeni öyküler, yeni kitaplar da gelecektir elbette. Ama ne zaman, bunu size söyleyemem çünkü ben bile bilmiyorum!
Edebiyatta ilkesel olarak nasıl bir duruş olmalı sorunuza ise şöyle bir yanıt verebilirim, bana kalırsa edebiyat zorlamayla, ısmarlamayla, okuyucu profili ya da piyasa düşünülerek hayata geçirilecek bir olgu değil; edebiyat, yatağını kendi belirleyen ve istediği yöne özgürce akan bir nehir; nehrin yatağını değiştirmeye, onu yönlendirmeye çalışırsanız, güzelliğinden ve özgünlüğünden çok şey kaybeder. Günümüzde ‘edebiyat’ adı altında maalesef sadece piyasa koşulları, genel eğilimler ve moda deyimle ‘trendler’ hesaplanarak üretilen eserlerle çok sık karşılaşıyoruz. Bence bir yazar, hiçbir kişi, hiçbir akım, hiçbir kitle gözetmeksizin, kaleminden döküldüğü gibi yazmalı. “Şurasını şöyle yazarsam daha çok okunur...”, “Burasını böyle yazarsam daha çok satar” dediği anda, orada edebiyattan söz etmenin anlamı kalmamıştır artık. Yazarın asıl arayışı, okurun ruhuna ulaşmak, yüreğine dokunmak, belleğine sızabilmek olmalı. Okuru tek bir kişi bile olsa. Düşünün ki, değil internet, değil televizyon, telefonun bile henüz icat edilmediği, hatta elektriğin var olmadığı yüzyıllarda yaratılan eserleri bugün ‘başyapıt’ olarak kabul ediyoruz; bu da demek oluyor ki, ancak her türlü ticari kaygıdan uzak olduğu zaman edebiyat yüksek bir düzeye ulaşabilir.

Göz Müptelası ile birlikte bir şiir kitabı daha geldi, biliyoruz. Ondan söz eder misiniz?
 Bir önceki sorunuza verdiğim yanıtta da belirttiğim gibi, yazı ne zaman kapıma geldiyse onu içeri davet ettim. Yazı kimi zaman öykü biçiminde ziyaret etti beni kimi zaman şiir biçiminde. Ne zaman geleceğini öngöremediğim gibi nasıl ve hangi kılıkta geleceğini de bilemedim çoğunlukla. Uzunca bir süre, yazı sadece şiir biçiminde yokladı beni, bu şiirler o dönemin ürünü. Daha sonraları, nedendir bilmiyorum, şiir kılığında karşıma çıkmaktan sıkılmış olacak ki öyküye dönüşüp çaldı kapımı sık sık. Sanırım şiirden öykü, öyküden şiir devşirmemi de sevdi ve bana oyunlar oynadı zaman zaman. Tam “tamam artık, bir daha şiir yazdırmaz bana” dediğim bir anda, yine sürpriz yapıp şiir biçimine bürünmüş bir halde çıktı karşıma. Ben yazıyı her haliyle kabul ettim; hiçbir kılığını bir diğerinden az - ya da fazla – sevmedim. Ama insan, bir şeyleri kategorize etmekten ve benzer ögeleri bir arada toplamaktan hoşlanan bir varlık, bu yüzden de öyküler öykü sepetine, şiirler şiir sepetine atılıyor ve öykü ayrı bir tür, şiir ayrı bir tür olarak kabul ediliyor. Oysa benim için, şiirle öykü kardeşten de öte.

Tiyatro ve diğer ilgi-meslek alanlarınızda eserler bırakmayı düşünüyor musunuz?
 Tiyatro benim hayatımda hiç eksik olmadı; ‘az’ olduğu dönemler oldu ama ‘eksik’ hiç olmadı. Belki de tiyatrocu bir ailenin içine doğmuş olmaktan kaynaklı bir içgüdüsel çekimdir benimki. Tiyatro ve edebiyatı birbirinden ayırmam mümkün değil. Tek fark, yazı, demin de sözünü ettiğim gibi ne zaman uğrayacağı belli olmayan bir esin iken, tiyatro uğruna savaş verilmesi gereken bir sevgili gibi. Edebiyat, siz onu istemeseniz de yakanızı bırakmıyor; oysa ki tiyatro ancak siz onu deli gibi istediğinizde, onun için mücadele ettiğinizde ve peşinden koştuğunuzda size yakınlık gösteriyor. İtiraf etmeliyim ki bu zor sevgiliye uzunca bir süre ilgi göster(e)medim, o da benden yüz çevirdi. Şimdilerde onu delicesine özlüyorum ve tekrar kalbini kazanmak için ne gerekirse yapmaya hazırım. Tiyatrodan uzak geçirdiğim yılları yarım nefes aldığım yıllar olarak kabul ediyorum. Nefesimi tam alabilmem için tiyatroya dönmem şart.
Çeviriden söz edecek olursak, çeviri asla tiyatro gibi bir sevda olmadı benim için, ancak yapmaktan her zaman zevk duydum; bunun da yine edebiyatla, yazıyla, dolayısıyla kelimelerle olan ilişkimden kaynaklandığını düşünüyorum. Bir başka yazarın kendi dilinde yazdıklarını dilimize aktarırken de edebiyat tadı aldığımı inkâr edemem. Bu noktada değişen sadece roller; yazarlık gömleğim üzerimdeyken, yaratıcı ben oluyorum, çevirmenlik gömleğim üzerimdeyken ise bir başka yaratıcının yaratısını ileten, dönüştüren kişi oluyorum. Edebiyat seçilmiş bir iş değil –iş demek de tuhaf geliyor ya!- bir esin, bir sunu, bir vahiy; oysa ki çeviri, saatlerinizi harcamanız gereken, hareket alanı, çevireceğiniz metinle sınırlı olan bir iş. Yeri gelmişken şunu da belirtmek isterim, çeviri müthiş bir beyin gücü, konsantrasyon ve adanmışlık gerektiriyor ve maalesef ülkemizde bunun karşılığı yok; çevirmenler büyük emekler harcayıp çevirdikleri ürünlerden ne yazık ki son derece düşük ücretler alıyorlar. Çevirinin, yaşamını sürdürebilmek için seçilmiş bir iş olduğu gerçeğini göz önüne alacak olursak, edebiyattakinin aksine, maddi kazanç beklentisinin daha yüksek olmasını yadırgamamamız gerekmektedir.
Sonuç olarak, tiyatro ve edebiyat vazgeçilmezlerim; çeviri ise zaman zaman el attığım bir alan sadece. Hayatımın geri kalanında tiyatroda daha çok var olmayı, yazının da beni daha sık ziyaret etmesini diliyorum. Çeviriyi bıraktım anlamına gelmesin bu; aklıma yatan, dilimize aktarmaktan keyif alacağım bir metin olursa yine çevirmenlik gömleğimi zevkle giyerim üstüme. Aslında uzun zamandır, bir tiyatro oyunu çevirme fikri dolanıyor kafamda. Başka bir hayalim ise, kendi çevirdiğim bir oyunda rol almak. Gerçekleşir mi gerçekleşmez mi bilemiyorum ama düşüncesi bile heyecanlandırıyor beni.

17 Temmuz 2012 Salı

ÖYKÜ CESETLERİ


Yarım bırakılmış, tamamlanamadan ölmüş öykü cesetleriyle dolu ev...

Her uyandığımda, yataktan sarkıttığım ayaklarıma yapışıyor içlerinden biri. Ondan kurtulsam, attığım diğer adımda bir başkasına takılıyorum. Bir odadan ötekine geçişte, koridor boyunca yerlerde, hatta evin tüm duvarlarında bana varlığını / yokluğunu / bitmemişliğini hatırlatmaya çalışan bir öykü cesediyle karşılaşıyorum.

Öyle büyük bir abluka altındayım ki, bu zombilerden kurtulmanın tek yolu, yepyeni öyküler doğurmak ve yaşamalarına izin vermek. Belki ancak o zaman, bitirmeyerek ölümlerine neden olduğum, katlettiğim o öykücükler öfkeli ruhlarından kurtulup arınır ve reenkarne olup kitap sayfalarını doldurur....

Evet, zaman, yeni öyküler doğurma zamanı...

Zaman, beni rahatsız eden, vicdanıma dokunan öykü cesetlerinden kurtulup yenilerine yaşam verme zamanı...

4 Temmuz 2012 Çarşamba

GÖZ MÜPTELASI


                                   
Bir göz müptelasıydı o. Karşısına çıkan her bir göze, hep en baştan, yeniden, ilk kez ve son kez bakıyordu. Bir gözde en fazla bir bulut geçişi kalıyor, yağmur yağınca kaçıp gidiyordu.. Yağmur yağana dek, gözün tek baktığı olmayı biliyor, o gözün arkasını görüyor, ötesine geçiyor, ama o göz, teninden içeri girmesin, rengi kalbine akmasın diye yol yakınken kaçıyordu. Konakladığı her gözde kendinden bir iz, bir söz, bir giz bırakıyordu. Dönüp ardına bakmadan çekip giderken, o gözlerden süzülüp peşine düşen damlalar ayaklarına dolanıyordu. Pabuçlarına bulaşan yaşları sürüklü-yordu çoğu kez evine; gözyaşları nasıl da yapışkan, nasıl da yoğun ve ağırdı. (...)
http://shop.kafekitap.com/Product/214/goz-muptelasi

11 Mayıs 2012 Cuma

BENSİZ


Siz burada durduğuma bakmayın…
Ne kadar soru sorsam da cevap vermeyin…
Yüzünüzü dönün duvara, sırtınızı bana…
Reddedin beni, görmezden gelin.
Elimde hiçbir ipucu yok…
Hiçbir aşk, hiçbir acı, hiçbir kalp yarası saklı değil gözlerimde…
O romanı ben yazmadım.
O öyküde ben oynamadım.
Ben geçmedim o şiirin içinden.
O resimde ben poz vermedim.
Ben yakmadım yüreğinizi o filmde.
Kulağınıza kaçan o ezgi, benim sesim değil…
Ben değildim o oyunda hep beklenen ve gelmeyen…
Kim kanattı bilmiyorum sevdanızı…
Kim susturdu çığlığınızı…
Etinize işleyen ben değildim, bakışınıza sıçrayan…
Ben saklanmadım o kumaşın kıvrımına…
Ben düşmedim o çiçeğin yaprağına…
Gözlerinizden damlayan ben değildim…
Ben değildim öldüren…
Ben değildim ölen…
Aynada size gülümseyen ben değildim…
Siz karşınızda durduğuma bakmayın…
Ben değilim sizi gören…


Gökçe Tuncer

25 Mart 2012 Pazar

İP



İki insanın, havadaki görünmez bir ipe tutunup, karşılıklı olarak ipi bir çekip bir bıraktığı, kalabalığın ortasında iki baş, iki gövde, iki yürek kaldığı, o dondurulmuş anlardan biriydi...

“Gözlerin ne renk” diye sordu güzel yüzlü genç adam...

“Ne güzel gülümsüyorsun” dedi sonra yeşil gözlü genç kadın...

“Sen hâla mektup yazan o son romantiklerdensin değil mi” diye ipe asıldı adam...

“Senin gibi sevdalandığı kadına yaban çiçekleri toplayıp getiren erkekler pek yok artık” diye ipi kendine çekti kadın...

“Biliyorum, ‘Kürk Mantolu Madonna’yı” defalarca okudun...” dedi adam, ipi gevşetirken...

“Güvercinlere neden vurgun olduğunu saklayamazsın benden” diye çapkın çapkın güldü kadın...

“Nereden anladın Cemal Süreya sevdiğimi?” dedi adam, belli belirsiz göz kırparak...
“Boynunda taşıdığın ‘Y’ harfini görmedim sanma” derken ipin ucunu kaçırdı genç kadın...

“Hani o en sevdiğin piyano konçertosu vardı ya?” demesiyle ipin ucunu  yakalaması bir oldu genç adamın...

“Ne zaman Mozart dinlesem sen geliyorsun aklıma” diye itiraf etti kadın...

“Kollarımda uyanacak mısın yine?” diye fısıldadı adam...

“Hiçbir erkek bana böyle kahvaltı hazırlamadı” diyerek kedi gibi mırıldandı kadın...
“Bu koltuk benim maç izleme koltuğum olsun mu birtanem?” diye esneyerek ipi çekti adam...

“Hani beni annenlerle tanıştıracaktın” derken sendeleyerek ipe tutundu kadın...

“Bir kere o film öyle bitmemeliydi!” diye haykırdı adam...

“Hatırlıyor musun, hani bir film vardı ben hep adını unuturdum” dedi kadın, gözleri uzaklara daldı...

İp yavaş yavaş, sakin sakin, sessiz sessiz kısalıyordu...

“Sokakta her gün kedilerle konuşuyor musun hâlâ?” diye alay edercesine sordu adam...

“Bir türlü öğrenemedin hangi rengi sevdiğimi” diye sitem etti kadın...

“Anneme giderken daha usturuplu bir şey giy dememiş miydim ben sana” dedi adam...

İp incelmeye başladı...

“Niye bana artık eskisi gibi güzel sözler söylemiyorsun” derken yüzünü astı kadın...

“Bıktım senin şu herkese mektup yazma sevdandan” diye sesini yükseltti adam...

“Mozart’tan başka besteci mi kalmadı? Her gün, her gün, yeter be!” diye bağırdı kadın, yanakları al al...

“Senin şiirden miirden anladığın yok, hava cıva!” deyip ipi iyice kendine çekti adam...

“Koskoca Atıf Yılmaz sana mı soracaktı filmin sonunu nasıl getireceğini? Ukala!” diye ipi öfkeyle salladı kadın...

“Hıh! Yeşilmiş! Neresi yeşil senin gözlerinin anlamadım, basbayağı ela işte!” dedi adam küçümser bir tavırla, ip kısaldı...

“Sen kiiiim bana çiçek almak kim!” dedi kadın burnundan soluyarak, ip inceldi...

“Bir zamanlar gülümsememe bayılırdın, şimdi başka erkeklere bayılıyorsun bakıyorum!” dedi adam, çirkinleşti yüzü...

“Senden başka kim anlayacaksa o boynuna taktığın Y harfini?” diye söylendi kadın, çirkinleşti gözleri... ip kısaldı, ip inceldi...

“Yeter artık, bıktım her şeyimi eleştirmenden” diye kükredi adam...

“Git anneciğinin evine, güle güle, haydi yallaah!” diye böğürdü kadın....

İp kısaldı, ip inceldi, ip koptu...

13 Mart 2012 Salı

SİVAS'TA YAKILAN TENLERDİR, CANLAR DEĞİL!


Geçmiş ne zaman 'geçmiş' olur? Geçtiği zaman mı kaldığı zaman mı?

Sivas katliamı bizler için 'geçmiş zaman' değildir; hiçbir zaman unutulmayacak, affedilmeyecek, üzeri örtülemeyecek bir 'geniş zaman' kipidir olsa olsa...

Yunus Emre der ki: "Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil!"

Sivas'ta tenler yakılmıştır, canlar değil...

  

12 Mart 2012 Pazartesi

SÖYLENMEMİŞ SÖZ VAR MI?

Dünya üzerinde söylenmemiş hiçbir söz kalmadı belki de... Olsun, sen yine de söyle; belki sen, senden önce söyleyen herkesten daha farklı söylersin.

Söylenebilecek her şey benden önce söylendi zaten diye düşünürken hâlâ bir şeyler söylemeye, yazmaya çalışmak neden? Belki de söylenmiş her şey, her birey tarafından yepyeni bir sözle yeniden üretilmeyi hak ediyor. Hak mı? Belki de talep ediyor.

Yaşadığımız sürece her sabah her sabah kalkıp, hep aynı şeyleri yapmıyor muyuz? Her gün lavaboda ellerimizi yıkayıp, her gün dişlerimizi fırçalayıp, her gün aynı buzdolabından aldığımız kahvaltılıkları her gün aynı tabaklara koyup yemiyor muyuz? Öyleyse, söylenmiş bir sözü, bir de benim söylemem, biraz farklı sözcüklerle ifade edebiliyorsam, neden yasak olsun? Peki ya söylenmiş veya yazılmış bir sözün, söylendiğini ve yazıldığını bilmiyorsam? Ya ilk kez ben söylüyorsam –sonuçta benden önce söylenmiş halini duymadıysam ya da okumadıysam, benzer bir durumu benzer sözlerle aktardığımda, öncekini bilmediğim için, kendi içimde, bu sözleri ilk söyleyenin ben olduğumu sanmam saçma olmaz- suçlu, ya da “kopyacı” sayılamam öyle değil mi? Bu sözleri ilk kez ben söyledim sanıyorsam, tamamen iyi niyetli, suçsuz ve masum olmaz mıyım? Peki hangi güç, dünya üzerindeki onlarca, yüzlerce, binlerce hatta belki de milyonlarca insanın, benzer duygulanımları, kendi dillerinde benzer sözcüklerle aktarmasına engel olabilir?